Hz.PİR

 

Hamd, öğünmek, cümle alemleri ve cümle alemlerdeki her varlığı ve bu varlık içinden insanı, kendine kulluk etsin diye “Vahde-i vücud” un dan yaratarak, İnsanlar içinden kendine elçiler tayin eden Allah’a mahsustur. Selam’a layık olan ise, bu seçilmiş elçilerin padişahı olup, cümle elçilerin, yol göstericilerin irşad ve tebliğinde mevcut ve zahir olan, Hz. Muhammed s.a.v’ dir. Ve onunla her zaman beraber var olan evladı Resül’dür.

Hz Adem’den son peygamber Hz. Muhammed s.a.v’e kadar insanlık, cenabı Hak tarafından seçilen peygamberler tarafından aydınlanmış, insanlar dünya ahiret kulluklarını bu peygamberlerin irşadı ile düzenlemiştir. Her peygamber kendisine gelen vahy’e, evvela kendi iman etmiş ve iman ettiği vahiyle insanlığı irşad etmiştir.

Peygamberler, Nebi, Resul, ve Ululazim olmak itibarıyla üç kısımdır. Nebi peygamberler, zamanlarında birden çok fazla olmuşlardır. Ki bir ailede, şehir veya bölgede birçok Nebi var olmuş ve etrafını aydınlatmışlardır. Rivayet edilen 124000 peygamber, daha ziyade Nebi’lerden oluşur. Bu Nebi olan peygamberler Vahye mazhardırlar, fakat ortaya çıkıp ben peygamberim, bana vahiy geliyor, gelin sizi irşad edeyim, size tebliğ de bulunayım gibi beyanlarda bulunmazlar. Ancak, kendilerine müracaat edenlere vahyi tebliğ ederek irşad ederler.

Resul’ler ise, nübüvvet mazhariyeti ile hem Nebi’dir hem de Resul. Resuller insanlığa daha seyrek gelmişlerdir, sayıları Nebilerden daha azdır. Resul kendini gizlemez ve peygamberliğini insanlara açıkça ilan eder, şeriat ve hüküm gerektirirse harp dahi eder. Resul, ben Allah’ın elçisiyim, bana vahiy geliyor, Allah’a ve bana iman edin diyerek açıkça insanları davet eder.

Ululalazim peygamberler hem Nebi, hem Resul, hem de Ululazim olup, şeriat’la gelen peygamberlerdir. Bunların sayısı çok azdır ve bunlar kendisinden önce var olan, şeriat’ın yerine yeni şeriat getirirler. Kuranda Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed s.a.v hazeratları’nın, ululazim peygamber olduğu beyan edilir. Ululazim peygamberler yaklaşık 600 yılda bir zuhur eder. Mesela Hz. Musa’dan yaklaşık 600 yıl sonra Hz. İsa zuhur etmiş, Hz. İsa’dan yaklaşık 600 yıl sonra ise Hz. Muhammed s.a.v zahir olmuştur. Her Ululazim peygamberin zuhur ettiği zamandan kendisinden sonraki şeriat’la gelen ululazim peygambere kadar, ister ona iman etmiş olsun isterse iman etmemiş olsun, bu aleme gelen tüm insanlar o peygamberin ümmetidir. Yani Hz. Musa’dan Hz. İsa’ya kadar olan zamanda yaşayan insanlık Musa’nın ümmetidir, İsa’dan Hz. Muhammed s.a.v’e kadar yaşayanlar İsa ümmetidir. Hz. Muhammed’den kıyamet kopana kadar, bu alemde var olmuş ve olacak tüm insanlık Muhammed ümmetidir. Çünkü kuranda ”Muhammed sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. O Allah’ın resulu ve nebilerin sonuncusudur…”(Ahzab-40) buyrulduğundan, Hz. Muhammed son peygamber olup, kıyamet kopana kadar ona vahyedilen Kuran’ın hükümleri ve şeriat’ı geçerlidir.

Her peygamber kendi devr-i zamanında yapmış olduğu tebliğle, irşadla kendisinden evvelki cümle peygamberleri ve peygamberlere vahyedileni tasdik ederek onları doğrular. Çünkü zamanın peygamberinin tebliğ ve irşadı, kendisinden evvelki cümle peygamberlerin tebliğ ve irşadındaki mesajı içerir ve kapsar. Bu itibarla, bir kimse kendi zamanındaki peygambere iman etmekle, daha evvel gelen cümle peygamberlere ve onların tebliğ ve irşadına iman etmiş olur. Fakat bazıları çıkıp ben bu zamandaki peygambere değil de, geçmiş zamandaki bir peygambere inanıyorum derse, o kimse yanılıp küfre düşer. Böyleleri zamanın peygamberinin tebliğ ve irşadındaki, geçmiş cümle peygamberlerin mesajının mevcut olmasından gaflet etmekle, zamanın Peygamberini inkar ederek, bu günkü ehli kitap olan hırıstiyan ve Yahudiler gibi kafir ve müşrik olur. Fakat her kim, zamanın peygamberine tabi olup ona inanırsa, cümle peygamberlerin tebliğini içeren, irşad’la mümin olur. Çünkü Peygamber Efendimiz Tevrat okuyan Hz. Ömer’e hitaben; ”Musa kardeşim sağ olsaydı bana tabi olurdu.” buyurmuştur.

Peygamberlik, Hz. Resulullah efendimizle son bulduğundan, Resulullah’ın unsur bedenle bu alemden ayrılmasından kıyamet kopana kadar tebliğ ve irşad, İslam dini ve kuran çerçevesi dahilinde, alimler, “insan-ı kamil” olan “Veliler” tarafından yapılır.

İnsan-ı kamil olan veli’ler de üç kısımdır. Birincisi; kendinin ve cümle alemin yokluğunda/fenasında Hakk’ın “Beka”sına bu alemde kavuşup vasıl olmuş olan “veliler”dir. Bunlar her zamanda Nebi’ler gibi çokça var olurlar. Bir ailede birkaç kişi, bir şehir veya bölgede bir çok veli olabilir. Bunlar kendilerini açığa vurup ben kamil’im, gelin sizi irşad edeyim, gibi beyanlarda bulunup kendilerini ilan etmezler. Ancak kendilerine itimad edenlerin “kamil-i mürşid”e gidip irşad olmalarını sağlar, ve Muhammed-i kulluk ve ahlakı ile yaşayıp kemalatları ile etraflarını aydınlatırlar. Bunlar hakkında Kuranı kerimde, “Gözünüzü açın Allah’ın velileri/dostları için hiçbir korku yoktur. Mahzun da olmaz onlar.” Yunus (62) buyrulur.

Velilerin ikinci kısmı da, “insan-ı kamil” olup, bunlar irşad’la görevli olan veli’lerdir. Bunlar da resul peygamberler gibi, daha seyrek ve az olan velilerdir. Kuran-ı Kerim’de “Biz sana tekrarlanan yedi ayeti ve şu büyük Kuran’ı verdik.” (Hicr-87) buyrulur. Bu ayette bahsedilen“tekrarlanan yedi ayet,” yedi Meratibi ilahi’dir. Yani Allah’ın mevcut ve madum olan yedi mertebesidir/makamıdır. Bu yedi ayetin, yani yedi makam’ın tekrarlanması, Hz. Adem’den bu yana tüm zamanlarda, cümle peygamber ve insan-ı kamil olan velilerde yedi meratibi ilahi tebliğ ve irşadı olarak tekrarlanmasıdır. Çünkü, Hz. Adem’den Hz. Muhammed s.a.v’e kadar cümle peygamberler, bu tekrarlanan yedi ayet (yedi meratibi ilahi) mazharıyeti ile insan-ı kamil’dirler. Bu aleme gelmiş ve gelecek olan cümle insan-ı kamil olan veli’ler de, yedi meratibi ilahi olan yedi ayet marifetine mazhar olurlar. Ve bu mazharıyetle Veli’ler, kendi zamanlarındaki mesleki resul irşadı ile bu yedi ayetin tekrarını sağlarlar.

İşte bu irşad’la görevli olan Veli’ler içinden her yüzyılda bir gelenleri olur ki, bunlara müceddit, yani yenileyici denir. Çünkü bunlar yüzyıl içinde mesleki resule sirayet edip bulaşmış olan, bidat ve hurafeleri aslından ayırarak, mesleki resul telkini olan “meratibi ilahi” irşadını net olarak açığa çıkarırlar. Çünkü asrı saadet te “Ya resulallah mesleki resul telkinini yazalım, daha şimdiden ilaveler ve ekiltmeler yapılıyor” diyen sahabelere cevaben Hz. peygamber efendimiz; “yazmayın her yüzyılda bir yenileyen/müceddit gelecektir” buyurmuşlardır.

Veliler’in üçüncü kısmı ise, her yüzyılda gelen mücedditlerin/yenileyicilerin 600 yılda bir gelen velisi’dir. Bunlar ululazim peygamber mesabesindeki, veliler’dir. Bunların zuhuru çok tesirli olup etkileri yüzyıllarca devam eder. Bunlardan sonra bu aleme gelen cümle insan-ı kamil olan veliler, daima bunların zuhurundaki kemalat ve marifetten istifade ederler. Hz. Muhammed’den 600 yıl sonra Endülüslü Muhiddin Arabi hz. leri zuhur etmiştir. Muhiddin Arabi’nin tesir ve etkisi, zuhurundan sonraki yüzyıllarda ve halen devam etmekte olup, cümle ehli kemal ve müminler onun şahsında açığa çıkan marifetten istifade ederek faydalanırlar. Ve Muhiddin Arabi Hz.lerini “şeyhül ekber” (büyük şeyh) olarak vasfederler.

Selçuklu Devletinin çöktüğü, Osmanlı devletinin ise kuruluş öncesi aşamasında, “Endülüsten” (ispanyadan) Türk yurduna gelen Şeyhül ekber’in zuhurundaki kemalat, İslam dünyasına ve özellikle Türk milletinin yeniden yapılanmasına muazzam katkılar sağlamıştır. Şeyhül ekber Türk kültür ve irfanına, zahiren ve batınen derin ve kalıcı tesir bırakmış, aynı zamanda Osmanlı devletinin, kuruluş ve yükselme dönemlerinin manevi harcı olmuştur. Çünkü şeyhül ekberin yetiştirdiği halifeler, alperenler, Osmanlı devlet ricali ile iç içe olmuş ve onları irşad etmişlerdir. Bu irşad sayesinde, Muhammed’i ahlak ile yönetildiği için Osmanlı idaresi kuruluş ve yükselme dönemlerindeki uygulamaları ile insanların gönlünü fethetmiştir. Mesela Osmanlı devletinin kurucusu Osman Bey’in mürşidi ve kayınbabası olan Şeyh Edebalı, “Ahi” mürşidi’dir ve ahilerin pir’i olan Ahi evran’ın halifesidir. Ahi Evran ise, şeyhül ekberin evlatlığı ve halifesi olan Sadreddin konevi Hz. lerinin hem akranı hemde yakınıdır.

Osman Bey’in oğlu olan Orhan Gazi’nin devletin başına geçmesinden hemen sonra, Muhiddin Arabi Hz.lerinin “Füsusul hikem” adlı eserini şerh edenlerden Davud-i Kayserî’yi İznik medresesinin başına getirip baş müderris tayin etmiştir. Ve Davud-i Kayserî’nin şerh ettiği Füsusul hikem adlı eseri, Orhan Gazi o zaman basım tekniği yüksek olan Hindistan’da bastırmıştır. Osmanlının yükselmesinde ilim ve irfânıyla çok katkısı olan Molla fenari Hz.lerinin babası, insan-ı kâmil zincirinin en ziyalı halkalarından olan Sadreddin Konevî’nin halifelerinden dir. Sadreddin Konevî, Şeyh-ül Ekber Muhiddin Arabî Hazretlerinin hem evlatlığı hem de halifesidir. Ayrıca Sadrettin konevi Hz. Mevlâna’nın da mürşitlerindendir. Ve Mevlana Hz.lerinin vasiyeti üzerine Mevlâna’nın cenaze namazını Sadrettin Konevî Hz.leri kıldırmıştır.

Velhasıl on üçüncü yüzyılda ve daha sonraları İslam dünyasının ve Türk milletinin yetiştirdiği Yunus Emre, Hacı Bektaşı Veli ve Mevlana Hazeratları gibi, insanlığın yüzü akı olan erenlerin ve ehli kemal’in yetişmesinde, şeyhül ekber Muhiddin Arabi hz.lerinin tesiri pek nuazzam ve yoğundur. Bu mevzu, eğer ehilleri tarafından daha detaylı olarak araştırılırsa, Türk kültür ve medeniyetinin oluşumuna şeyhül ekberin katkıları daha iyi anlaşılır. Vesselam.

Pir Seyyid Muhammed Nur Hz.leri de, 600 yılda bir gelen mücedid/ yenileyici velidir. Çünkü Şeyh-ül Ekber’den 600 sene sonra zuhur etmiştir. Osmanlı devletinin çöküş yaşadığı, Türkiye Cumhuriyetinin ise kuruluş öncesi bir zamanda, Mısır’dan Rumeli’ye gelen Hz.Pir’in zuhuru, gerek zahiren, gerekse batıni olarak İslam dünyasında ve Türk milleti üzerinde devrim niteliğinde muazzam tesir ve etki meydana getirmiştir. Ve Türkiye cumhuriyeti Devletinin kuruluşunda manevi harç olmuştur.

Mesela, Batıni açıdan; Tac ve hırka giymek, çile çekip erbain çıkarmak gibi yüzyıllardır devam eden birçok tekke geleneklerini Hz. Pir kaldırmış, bu tür uygulamaları iptal etmiştir. Bunun nedenini soranlara ise Hz Pir; ”Bu yüzyıl (20.yy.) ilim ve fende çok büyük inkişafların ve gelişmelerin olacağı yüzyıldır, bu yüzyıl, ilim yüzyılıdır” demiştir. Yine Asırlardır tekkelerde tesbihat, çile ve riyazat gibi virdler olduğu halde, bunları neden telkin etmeyip kaldırdığını kendisine soranlara Hz.Pir; “Ehli zikir ve ehli tevhidi hakiki, manevi asker’dir. Askerin ise bir sefer/savaş zamanı vardır, bir de sulh/barış zamanı vardır. Sulh zamanında askere sağa dön, sola dön, selam şöyledir, elbise böyle giyilir, ütüsü şöyle olur gibi eğitimler verilir. Savaş zamanında ise, askere böyle eğitim verilmez ve savaşta Asker böyle şeylerle oyalanmaz. Savaş zamanı askere en kısa yoldan düşmanı cephede nasıl yenip alt edeceğinin eğitimi verilir. Ve silahını nasıl kullanacağı gösterilir. İşte ilim asrı olan 20.yy. sefer(savaş) zamanı olduğundan, manevi askerin çile, riyazat, tac, hırka vb. ile uğraşacağı zaman değildir. Biz tekke geleneğinde bir sürü çile, riyazat gibi virdlerden sonra ancak telkin edilen “zikri daimi,” salik’e hemen telkin ediyoruz. Sadık olan ihvan, Daim zikir uyanıklığı ve makamatı tevhid irfaniyetiyle maksada ulaşır” diye cevap vermiştir.

Zahiri yönden de, Pir Seyyid Muhammed Nur Hz.lerinin etki ve tesiri muazzam olmuştur. Çünkü onun ve halifelerinin zuhuru, 19.yy. sonu ve 20.yy. başıdır. Ve Zamanın ilim ve fikir erbabı kendisine iltifat ederek, ondan istifade etmiştir. Hz Pir, O günkü devletin üst düzey bürokrasisinde pek tesirli olmuştur. Şeyhülislamlar, yüksek rütbeli paşalar, hatta zamanın Padişahı olan Abdülmecid dahi, Hz. Pir’den seyrü suluk görmüştür. Zamanın ilim adamları ve seçkinleri Hz. Pir’e intisap etiği gibi, özellikle o zamanın askeri okullarında,Hz. Pir ve halifelerinin tesiri ve etkisi olmuştur, Rivayet olunur ki, Hz. pirin halifesi Vehbi efendiye intisab etmiş olanlardan 70 civarında askeri öğrenci, o zamanki baskıcı padişaha isyan eder endişesiyle denizde boğdurlmuştur. O tarihlerde birçok paşa, subay ve Asker, mesleki Resul’e intisap etmişler, Prezren, üsküp, Selanik gibi askeri birlik olan şehirlerde, marşlar söyleyerek toplu katılımlarla Hz. pir ve halifelerinin irşadı ile aydınlanmışlardır. Bunlar birinci cihan harbinde başta Çanakkale olmak üzere cephelere gönüllü olarak gidip iştirak etmişler, fedakarca hizmetler edip gönüllü olarak şehit ve gazi olmuşlardır. Mesela; Fütursuz bir cesaret ve fadai’ce yaptığı görevle, gecenin karanlığında boğaza deniz mayınlarını döşeyip, Haçlı donanmasını bozguna uğratmakla Çanakkale harbinin kaderini tayin ederek, harbin kazanılmasında muazzam katkı sağlayan, “Nusret” mayın gemisinin bazı tayfa ve çarkçı başısı, Hz. Pir’in irşadından nasipli gazilerdir.

Zamanın Padişahı Abdülmecid, Hz. Pir’in irşad ve uyarısı ile Limni Adasına gidip atalarının Niyazi Mısri’ye yaptıkları eziyet, sürgün ve zulümden dolayı, Niyazi Mısri Hz. lerinin türbesini tezyin etmiş ve ruhaniyetinden ataları adına özür dilemiştir. Ve o zamanki Rusya muharebesini kazanmıştır.

Pir seyyid Muhammed nur Hz.leri Müslüman kimselerin köle olamayacağını ve müslümanı köle yapmanın dinen meşru olmadığını” söylemiştir. Bunun üzerine müslüman kadın kölesi (Cariyesi) olanlar; “böyle bir şeyi ilk defa duyduk” demişler, ve kölelerine nikah kıyarak kendilerine eş yapmışlar müslüman köleliğine son vermişlerdir.

Hz. Pir’den seyri süluk gören padişah Abdülmecid, Osmanlı limanlarında köle, insan ticareti yapılmasını yasaklamıştır. Bu yasağın kaldırılmasını isteyen İngiliz heyetine, Abdülmecid ; “Allah katında seninle benimle aynı olan, insanı Köle diye alıp satmak meşru ve reva olmazdiyerek cevaplamıştır.

Osmanlıda yenileşme olarak adlandırılan Tanzimat Abdülmecid zamanında ilan edilmiştir. Ki bugün bazı siyasiler, tarihçiler, Cumhuriyet’in tanzimat’la başladığını ve bu sürecin devamıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulduğunu ifade ederler. Cumhuriyetin başlangıcı olan Tanzimat’ın, Hz. Pir’in irşadına mazhar olmuş padişah ve kadroları tarafından ilan edilmesi çok anlamlıdır.

Çünkü Cumhuriyet idaresi, Allah’ın buyruğu olup, belli bir sınıfın, belli bir kabile ve aşiretin yönetimini reddeden, halkın kendi kendisini liyakatla, yani ehil olanlar ile yönetmesidir. Bunu beyanla Kur’anı Kerim de, ”…iş ve yönetim konusunda onlarla da şuraya git…”(Ali İmran-159) , “…işleri, yönetimleri aralarında bir şuradır…”(Şura-38) buyrulduğu gibi, “Şu bir gerçek ki Allah size emanetleri onlara ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emreder…”(Nisa-58) beyanı vardır. İşte bu ayetlerden açıkça anlaşılacağı gibi, Kuran-ı Kerim “şura’yı/meclisi” emrederek, Halka danışmayı, seçme ve seçilmeyi, ehil olanlar tarafından halkın idaresini, yani Cumhuriyeti öngörür. Bu itibarla, Kuran’ın açık emri olan ve Hz. Peygamber efendimizin uyguladığı idare sistemi Cumhuriyet olup, halkın kendi meclisini kurarak ehil olanlar tarafından yönetilmesidir.

Hz. Peygamber efendimiz henüz devlet hakimiyeti kurmadan önce, aşiretler kabileler ve onların reisleri toplumu yönetiyor. Ve onlar ne derlerse o oluyordu. Kendilerinden sonra oğulları emir, reis vb. oluyor ve bu şekilde halk idare ediliyordu. Hz. Resulullah efendimiz, bu yönetim şeklini kaldırdı ve hiç kimsenin soyundan, sopundan ve aşiretinden dolayı üstün olamayacağını ilan etti. Her türlü mevki, makam ve emanetin ehil/layık olanlar tarafından tasarruf edilmesi gerektiğini buyurdu ve kendisi de aynen uyguladı. Hz. Peygamber efendimiz bu uygulamalarıyla cahiliye Arap geleneği olan kabileciliği ve aşiretçiliği kaldırdı. Hz. Resul Kendisinden sonra halkı yönetecek olan emir veya reisi işaret ederek, şu sahabe veya bu sahabe devletin reisi olsun demedi. Kuranın açık emri olan “Şura’yı/meclisi,” toplayarak o meclisin kararı ile halkın ehil/layık olanı seçerek emir el mümin, yani Devletin başkanı olunmasını tavsiye ve işaret etti. Halbuki o zaman Hz. Resulullah her kimi işaret etse idi, o kimse tereddütsüz emirel mümin, yani devletin başkanı olurdu.

Hz. Peygamber’den sonra Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, ve Hz. Hasan’ın emirliği/başkanlığı hep meclis kararıyla olmuştur. Ve bunların hiç birisi kendi oğlunu veya kardeşini ve soyundan geleni tavsiye etmemiş ve kendi yerine Devletin başına getirmemiştir. Hatta Hz. Ali yaralı olup vefat etmeden önce kendisine; “oğlun Hasanı emir/başkan yapalım mı” diye sordukların da Hz. Ali cevaben; “benim oğlum olduğu için yapmayın, ehil ve layık’sa öyle başkan/emir yapın” demiştir.

Bu uygulama, ta, Muaviye devleti ele geçirinceye kadar devam etmiştir. Muaviye, Hz. Peygamberin bıraktığı şurayı/meclisi, yani halka danışmayı kaldırıp yıkarak, oğlu Yezid’i veliaht ilan ederek kendisinden sonra Padişah yaptı. Muaviye ve zürriyeti, Kur’anın emri ve Hz. Peygamber’in apaçık uygaladığı “Şura/meclis” mirasını, cümle ehli kemal olan sahabelerin ve ehli irfanın itirazlarına rağmen, Hz. Hasanı zehirleterek, Hz. Hüseyin ve diğer ehli beytin kerbelada şehid edilmeleri pahasına, şahsi ve kabilesinin menfaati için yıkıp iptal etti. Buna Karşı gelen sahabeleri ise, sürgün ve şehid etti.

Muaviye ve zürriyetinin kurduğu Emevi krallığından sonra vücut bulan, İslam toplumlarında ki devletlerin yönetim ve idare şekli, genellikle kabile ve aşireti esas alan bir yapı üzerine kuruldu ve bu uygulama yaklaşık 1250 yıl, yani Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna kadar devam etti. Cumhuriyet kurulduğunda Atatürk’ün emri ile T.B.M.M, duvarına büyük pankartlarla, “… işleri ve yönetimleri aralarında şura iledir.” Ve ‘emanetin ehillere verilmesi ..’ mahiyetindeki ayetler asılmış ve teşhir edilmiştir. Böylece Muaviye ve zürriyetinin yıkıp kaldırdığı, Kuran’ın emri ve Hz. Resulullah’ın mirası olan “Şuraya/meclise,” yani halka danışarak herkesin seçme ve seçilme hakkının olduğu Cumhuriyet idaresi, yeniden tekrar 1250 yıl sonra Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile kurulmuş oldu.

Bu itibarla Kuran emri olan cumhuriyet, Hz. Peygamberin mirası olan cumhuriyet, Ehli Beyt’in, Evladı Resul’un davası olan cumhuriyet, Atatürk ve, arkadaşlarının Türk milletine hediyesi olan cumhuriyet’in aynıdır.

Kanaatımızca, Osmanlı Devleti’nin dağılması esnasında Çanakkale’de, Yemen’de, Filistin’de, Trablusgarp’ta, doğuda ve nihayet kurtuluş savaşında canla başla çalışıp başkomutan olarak görev yapan, büyük önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kadroların, Rumelide Makedonya merkezli irşad ve tebliğ yaparak yaşayan, Hz.Pir’in ve halifelerinin irfaniyet ve kemalat yüklü rüzgarından mutlaka tesir alıp etkilenmişlerdir. Etkilenmemeleri mümkün değildir. Çünkü Osmanlının başkenti istanbulda, özellikle Rumeli nin Üsküp, Selanik, manastır, iştip, prezren, piriştina gibi şehir merkezlerinde ve bunlara bağlı yerleşimlerde. Özellikle Makedonya bölgesinde, halkın kitleler halinde dahil olduğu o günkü en popüler fikri akım, Hz. pir’in şahsında zahir olan Melamilik idi. Aynı tarihlerde aynı bölgede birer genç asker olarak yaşayıp, bütün felsefi akımları yakından takip ettiği bilinen Atatürk ve cumhuriyeti kuran kadroların, o günkü en popüler fikri akıma kayıtsız kalmaları düşünülemez.

O kadrolar ki, Osmanlının yıkılmasıyla T.C Devleti sınırları dışında olan halkların, gerek iltica yoluyla gerekse mübadele/nüfus değişimleriyle T.C Devletine kabul edilmelerinde, ırk, soy farkı aramayıp, sadece Müslüman olup olmamalarını dikkate almışlardır. Mesela; Arnavut, Boşnak, Çerkez, Gürcü, Kürt, Arap, Laz, Pomak, Yörük, Türkmen vb. halklar içinden, ‘Eşhedüenla ilahe illallah ve eşhedüenne Muhammeden abdühu ve Resuluhu’diyenler, yani sadece Müslüman olanlar, Türk Milletini ve Türk Milletinin aslını oluşturmuştur. Azınlık olarak ise, gayri Müslimler/Müslüman olmayan Rum, Ermeni, Yahudi vb.leri kabul edilmiştir. Hatta Anadolu’daki öz be öz Peçenek Türklerinden olanlar, hristiyan oldukları için, nüfüs değişiminde Yunanistan’a gönderilmişlerdir. Atatürk’ün sağlığında, bugün Moldovya’da halen yaşayan, hristiyan Gagavuz / Gökoğuz Türklerinin, T.C Devletine müracat edip Türkiye’ye gelip yerleşme talepleri, hristiyan olduklarından kabul edilmemiştir. Bugün ağzımızı doldurarak ‘Türk Milletinin nüfusunun % 99 nun Müslüman olduğunu’ söylüyorsak, bu Türkiye Cumhuriyetini kuran Atatürk ve arkadaşlarının feraset ve gayretleriyle olmuştur. Bu itibarla Türk Milletinin aslını ve hamurunu ‘Eşhedüenla ilahe illallah ve eşhedüenne Muhammeden abdühu ve Resuluhu’ imanıyla müslüman olanlar oluşturuyorsa, bunda Hz Pir’in zuhurundaki kemalat’ın mazzam katkısı ve tesiri vardır.

Bu itibarla, Pir seyyid Muhammed Nur Hz.lerinin zuhurundaki marifet ve kemalat, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulmasında manevi harç olduğu gibi, T.C Devletinin yaşamasında ve devamlılığında manevi harç olmaya devam etmektedir ve edecektir .

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran kadrolardan, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, cümlesinden Allah razı olsun, ruhları şad olsun, mekanları Allah katı, arkadaşı Hz. Muhammed s.a.v olsun.

Hz. Peygamber efendimizin üç vücudu vardır. Birincisi; vücud-u unsurudur ki; 1.400 yıl evvel Abdullah’tan olup Amine validemiz’den doğup zahir olmuştur, ve 63 yıl yaşamıştır. İkincisi vücudu misâlidir. Her kim rüyasında Hz. Peygamber Efendimizi görürse, vücud-u misaliyle görmüş olur. Hadis-i şerifte” Her kim rüyasında beni görürse; beni görmüş olur. Şeytan benim suretime, kılığıma giremez” buyrulmuştur. Üçüncüsü ise; vücudu Nur-u dur.

Pir Seyyid Muhammed Nur Hz.leri, seyri süluku bizzat Hz. Peygamber efendimizden görmüştür. Hz. Pir tevhidi efal, tevhidi sıfat ve tevhidi zat olan Fenâfillah mertebelerini, Hz. peygamberin vücud-u misalinden telkin almıştır. Bekabillah mertebeleri olan Cem, Hazretül Cem ve Cemmül Cem makamlarını ise, vücud-u unsurundan telkin almıştır. Vücud-u Nur-u Muhammed s.a.v mazhariyetiyle de şereflenip, Hz. Resulullah’ın varisi ve halifesi olmuştur. Bu itibarla Peygamber efendimiz; “ Beni kabirde aramayın, varisim olan alimi arayın beni orda bulursunuz” buyurmuştur. Ki, Hz. Pir, Hz. Resulullah efendimizin varisi ve halifesidir. Zamanın Kamil-i mürşidi ise, Hz. Pir’in halifesidir.

Pir Seyyid Muhammed Nur Hz.leri, zuhuruyla manen ve madden büyük tesiri olan, Şeyh-ül Ekber Muhiddin Arabi Hz. lerinden, 600 sene sonra gelen, müceddid/yenileyici olan Veli’dir. Ve, 17 yaşındayken Hac dönüşü, bazı harkuladelikler yaşamış ve kendisine; “izheb fi ehli rum” yani ”Rumeli’ne git” denmiştir. Bunu emir kabul eden Hz. Pir, Rumeli’ne gitmiş, Makedonya merkezli olarak yaşamıştır. Ki, onun ve halifelerinin irşadları ile Rumelin de bir çok şehir ve kasaba kitleler halinde toplu biatlarla aydınlamıştır. Hz. Pir’in, kendisi Mısırlı olup ana dili olan Arapça konuşmasına rağmen, Rumeline geldikten sonra akıcı bir Türkçe ile konuşup, Türkçe irşad edip, bir Türk gibi yaşayıp, etrafını aydınlatıp manen şifa dağıtmıştır.

Zamanında bir çok İnsan’ı Kamil yetiştiren ve sosyal yöndende olumlu faaliyetleri olan tekkeler, bu olumlu fonksiyonlarını yitirip bazı şahısların, sülalelerin, aşiretlerin beşeri menfaat sağladıkları kurumlar haline gelip, halkın manevi ve ruhani ihtiyaçlarına cevap veremez hale geldikleri 19.ve 20 yy da, Pir Seyyid Muhammed Nur Hz. leri’nin, ve Halifelerinin yaptığı irşad ve tebliğ faaliyetiyle, halkı tarikatların, şeyhlerin tasallut ve zulmünden kurtarıp, Tekrarlanan yedi ayet (yedi meratibi ilahi) irşadı ile aydınlatmış, kul’un Hakk’a vuslat’ını telkin ve tarif etmişlerdir. Bugün dahi halifeleri, telkin ve irşad’ları ile halk’ı aydınlatmaktadırlar.

Her kim ki, Hz. Pir’in şahsında tasnif ve tarifi açığa çıkan Mesleki Resul'e dahil olursa, ancak o kimse kulluğun kemaline ulaşıp, insanı kamil olur. Eğer bir kişi, zamanın mücedidi olan veli’nin şahsında tasnif olup açığa çıkan telkin ve irşada mazhar olmazda. Ben yüzyıllarca evvel yaşamış olan, Bahaddin nakşıbendi, Abdulkadir geylani, Mevlana, yunus emre gibi zamanlarında yaşayıp etrafını aydınlatmış falanca veliye tabiyim. Veya filanca geçmiş Kamil’in yolundan gidiyorum anlayışıyla kulluk yaparsa. O kimse, İslamın leddun-i hakikatından mahrum kalır, ve yaradılışının yüce gayesine ulaşıp insanı kamil olamaz. Böyle bir kişi Hz. Pir’in günümüzdeki irşadından gaflet etmekle, geçmiş cümle Pir’lerin tebliğ ve telkini olan, “tekrarlanan yedi ayet”in/yedi meratibi ilahi’nin marifeti irşadından mahrum olur.Ve aynı zamanın peygamberinden gafletle, ben geçmiş falanca peygambere iman ediyor ve onun yolundan gidiyorum diyen ehli kitap gibi,” bu kimseler, zamanın kamilin’nin tebliğ ve irşadından istifade edemezler.

Pir Seyyid Muhammed Nur hz lerinin ve onun halifesi olan Ehli Kemal’in irşad faaliyetlerinden, özellikle tekke, tarikat, cemaat yapılanmalarıyla insanlardan beşeri, şahsi menfaat temin edenler çok rahatsız oldular ve halen olmaktadırlar. Çünkü onlar, insan-ı kamil’in taklitçileri olup, Kamil’in irfaniyet ve kemalat’la olan irşadından kendileri nasiplenmemiş olduklarından ehli kemali sevmezler. Bu itibarla Prezeren/ Rahovas’taki Hz. Pir’in halifelerinden Malik Hilmi Hz.lerinin Tekkesi, tarikatçılar tarafından kurşunlanmıştır. Ve kurşun izleri yakın zamana kadar mevcuttu.

Zamanın gavsı, zamanın kamili, seyyid veya şerif gibi her ne isim ve unvanla olursa olsun. Ortaya çıkan ve çıkarılan, çeşitli enformasyonla halka takdim edilen önderler, şeyhler ve sahte nakıs/eksik mürşit’ler, Tarikat ve cemaat oluşumuyla beşeri menfaat sağlayan kimseler, eksikliklerini ortaya çıkarır endişesiyle, ehli kemal’den çekinirler. Ben seyyidim, ben şerifim, ben Falanca geçmiş büyüğün bugünkü temsilcisiyim, fişmanca büyüğün yolu budur diyerek, ehli aşkın ve Samimi müminlerin Hak sevgisini istismar edip. Resmini veya hayalini rabıta yaptırarak kendine bağlayıp müminleri açık şirke gark eden, onlardan siyasi ticari ve beşeri her türlü menfaat sağlayan sahte mürşit’ler, Hz. Pir’in irşadına mazhar olmuş kamil’i sevmezler. Çünkü insanı kamil marifeti ile halka musallat olan sahte şeyhlerin, tarikatların ve cemaatlerin iç yüzünü açığa çıkarır. Bu itibarla ehli kemal bunların tepkisine kasdına muhatap olurlar. Fakat Hakk’ın talibi ve aşk ehli olan müminler, kamil’in zuhurundan memnun olurlar. Onun ilim ve irfaniyet yüklü sohbet ve irşadından istifade ederler ve onun kadrini kıymetini bilip, kamilin varlığından keyif alırlar.

Bazı kimseler, Pir Seyyid Muhammed Nur Hz lerini, Melamiliğin üçüncü dönem piri olduğunu beyanla, birinci dönem Hamdun Kassar, ikinci dönem Bıçakçı Ömer Dede, üçüncü dönem olarak ta Pir Seyyid Muhammed Nur dönemidir derler. Bu tesbit, doğru ve isabetli bir tesbit olmayıp, tamamen yanlıştır ve gafilce yapılmış bir tesbittir. Çünkü Melamilik, mesleki resül’de “tekrarlanan yedi ayet”/yedi meratibi ilahi irşadı ile hasıl olan insanı kamil mertebesidir. Ve insanlığın var olduğu her dönemdir. Çünkü mesleki resul irşadıyla melamet’e ulaşmadan hiçbir kimse insanı kamil olamaz. Bu itibarla, Melamilik üç dönem olmayıp Hz Adem’den kıyamete kadar, her zaman ve her dönemdir. Her asrın mücedidi, Melami olduğu gibi, her zamanda mevcut olan insanı kamil, muhakkak melamidir. Bunun için, Hz. Pir’i Melamiliğin üçüncü dönem piri olarak ifade etmek, cehalettir.

Velhasıl, Pir seyyid Muhammed Nur Hz.leri, mesleki Resul tarif ve telkinini bizzat Hz. Peygamber efendimizden görmüş olduğundan, Hz. Pir’in halifesi olan Kamil-i Mürşidin telkin ve irşadı, Hazreti Pir’in şahsında tasnif ve tarif edilen marifetin aynıdır. Hangi ilmin alimi olursa olsun, Mevki-i makamı her ne olursa olsun her insan, kulluğunu kemale ulaştırmak için bu marifete muhtaçtır. Çünkü hiçbir kimse, mesleki Resul irşadı olan ve kuranda “tekrarlanan yedi ayet” olarak beyan edilen yedi meratibi ilahi irfaniyetine ulaşmadan, Rabbı’na vuslat edemez, makamı insanı bulup insanı kamil olamaz. Vesselam.

Ehli kemalden Hacı Faik Hz.lerinin; Ol seyyidi vasfedemez Faik

Aciz kemter kuldur kuldur kul.

Buyurduğu gibi, biz, Zuhuru ile İslam veTürk dünyasında derin ve kalıcı,

devrim niteliğinde zahir ve batın muazzam etki yapan. Hem soy hem de

manevi yönden ehlibeyt olan, Hz. Resulullah efendimizin varisi ve halifesi

Pir seyyid Muhammed Nur Hz. lerinin, kemalat-ı okyanusunu

anlatmakta aciziz. Biz ancak o kemalat okyanusunun irşadından

nasiplenmek için gayret ederiz. Cenabı Hak bizleri ve cümle ehli zikri ve

ehli aşkı, Pir seyid Muhammed Nur Hz.lerinin himmetine mazhar kılar

İnşallah.

 

23 kasım 2008 Pazar

Nejdet Şahin

Yorum Yaz